Reklam
Reklam
BIST 100
13.943,87 -0,95%
DOLAR
47,3391 0,16%
EURO
53,8477 0,01%
GRAM ALTIN
6.168,06 0,22%
FAİZ
42,31 -0,35%
GÜMÜŞ GRAM
88,60 1,07%
BITCOIN
63.760,00 -0,55%
GBP/TRY
63,1184 0,07%
EUR/USD
1,1370 -0,06%
BRENT
96,78 -3,88%
ÇEYREK ALTIN
10.084,77 0,22%
Kahramanmaraş Açık
Kahramanmaraş hava durumu
32 °
Reklam
  • ANASAYFA
  • GENEL
  • 12 EYLÜL’ÜN 46. YILINDA DARBELERİ ANMAK YETMEZ, DARBE DÜZENİNİ ORTADAN KALDIRMAK GEREKİR.

12 EYLÜL’ÜN 46. YILINDA DARBELERİ ANMAK YETMEZ, DARBE DÜZENİNİ ORTADAN KALDIRMAK GEREKİR.

Reklam
WhatsApp Image 2026-09-12 at 16.23.51
Reklam

Bugün 12 Eylül 2026.

Türkiye’nin demokrasi tarihindeki en ağır kırılmalardan biri olan 12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden tam 46 yıl geçti.

Bu vesileyle, başta 12 Eylül sürecinde hayatını kaybedenler olmak üzere, ülkemizin yakın tarihinde siyasi çatışmalar, darbeler ve vesayet müdahaleleri nedeniyle hayatını kaybeden bütün kardeşlerimizi rahmetle yâd ediyor; işkence gören, cezaevlerinde yıllarını geçiren, eğitiminden, mesleğinden ve geleceğinden mahrum bırakılan bütün mağdurları saygıyla anıyorum.

12 Eylül’e bugün yalnızca bir askerî müdahale olarak bakmak, yaşananların toplumsal ve siyasal boyutunu anlamaya yetmez.

Asıl üzerinde durulması gereken, bir milletin evlatlarının nasıl birbirine düşman hâle getirildiği ve ardından ortaya çıkan kaosun nasıl bir müdahale gerekçesine dönüştürüldüğüdür.

O dönemin gençleri aynı ülkenin çocuklarıydı. Aynı şehirlerde büyüdüler, aynı okullarda okudular, aynı sokaklarda yaşadılar. Büyük ölçüde aynı vatan kaygısını, aynı gelecek arayışını taşıyorlardı. Fakat siyasi ayrışmalar, provokasyonlar ve giderek derinleşen çatışma ortamı içerisinde birbirlerini düşman olarak görmeye başladılar.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, dönemin karanlık ilişkileri ve devlet içerisindeki bazı yapılanmalar hakkında ortaya konulan bilgi, belge ve tanıklıkların bize yönelttiği temel soru şudur:

Türkiye’yi bu noktaya getiren şartlar nasıl oluşturuldu?

Devletin asli görevi toplumsal huzuru ve vatandaşlarının güvenliğini sağlamakken, devlet içerisindeki bazı unsurların farklı dönemlerde toplumsal çatışmaları yönlendirdiğine, gerilimi beslediğine ve siyasal sonuçlar doğuracak bir ortamın oluşmasına katkı sunduğuna ilişkin iddialar ve tartışmalar, bütün açıklığıyla araştırılmalıdır.

Çünkü devletin herhangi bir organının milleti birbirine karşı kışkırtması, yalnızca hukuk düzenine değil, devlet fikrinin kendisine de zarar verir.

12 Eylül sonrasında yüz binlerce insan yargılandı; binlerce insan ağır mağduriyetler yaşadı, işkenceler gördü, hayatları altüst oldu. İdamlar gerçekleştirildi. Bir neslin hafızasında silinmesi kolay olmayan travmalar meydana geldi.

Fakat belki de en ağır sonuçlardan biri daha sessiz gerçekleşti:

Toplumun itiraz etme ve hakkını arama refleksi zayıflatıldı.

İnsanlara yalnızca belirli fikirlerden vazgeçmeleri değil, gerektiğinde haksızlık karşısında ses çıkarmamaları da öğretildi.

Bu yönüyle 12 Eylül’ün etkisi yalnızca 1980’li yıllarla sınırlı değildir.

Türkiye, daha sonraki yıllarda da farklı biçimlerde vesayet müdahaleleriyle karşı karşıya kaldı. 28 Şubat bunun en belirgin örneklerinden biri olurken, 15 Temmuz'da doğurduğu sonuçlar açısından diğerlerinden farklı degildi.

Dönemler, aktörler ve şartlar farklı olabilir.

Fakat değişmemesi gereken ilke açıktır:

Devletin üzerinde hiçbir güç olmamalıdır; ancak devletin kendisi de hukukun üzerinde değildir.

Devleti güçlü kılan, vatandaşına karşı kullanabildiği sınırsız güç değildir. Gerçek devlet gücü; hukuka bağlılık, adalet, hesap verebilirlik ve vatandaşın devletine duyduğu güvenle ölçülür.

Milletin devlete güvenmediği, devletin de milletinden çekindiği bir düzen sürdürülebilir değildir.

Bu nedenle bugün 12 Eylül’ü anarken yalnızca “bir daha darbe olmasın” demek yeterli değildir.

Asıl mesele, darbeyi mümkün kılan zihniyet ve mekanizmaları ortadan kaldırmaktır.

Bunun yolu da yeni vesayet alanları oluşturmak değil; güçlü bir hukuk devleti, gerçek anlamda demokratik denetim, şeffaf kurumlar, bağımsız ve tarafsız yargı ve hesap verebilir bir kamu düzeni kurmaktır.

Devletin güvenlik ve istihbarat kurumları elbette güçlü olmalıdır. Fakat bu güç, anayasal sınırlar içerisinde ve millet adına kullanılmalıdır. Devletin gizli imkânlarını milletin iradesine karşı kullanan hiçbir yapılanma, hangi isimle ve hangi gerekçeyle hareket ederse etsin meşru kabul edilemez.

Aynı şekilde toplum da kendi demokratik gücünün farkında olmalıdır.

Hukuksuzluğa karşı çıkmak, devlete karşı çıkmak değildir.

Tam tersine, hukuku savunmak devleti savunmaktır.

Demokratik toplumların en önemli güvencelerinden biri, vatandaşların hukuki ve anayasal sınırlar içerisinde haksız uygulamalara karşı meşru itiraz hakkını kullanabilmesidir. Sivil toplumun, basının, akademinin, siyasi partilerin ve vatandaşların gerektiğinde güçlü bir demokratik direnç ortaya koyabilmesi, vesayetçi anlayışların önündeki en önemli toplumsal engellerden biridir.

Burada özellikle bir hususun altını çizmek gerekir:

Sivil itaatsizlik, hukuksuzluğa karşı yeni bir hukuksuzluk üretmek değildir.

Aksine, hukuk düzenini korumak amacıyla anayasal ve demokratik hakların kararlılıkla kullanılabilmesidir.

Türkiye’nin artık darbelerle hesaplaşmayı yalnızca geçmişin acılarını hatırlamak seviyesinden çıkarıp kalıcı bir demokrasi kültürüne dönüştürmesi gerekiyor.

Çünkü darbeler yalnızca tanklarla gelmez.

Bazen toplumu birbirine düşüren provokasyonlarla, bazen kurumların siyasallaştırılmasıyla, bazen hukukun araçsallaştırılmasıyla, bazen de millet iradesinin çeşitli yollarla etkisizleştirilmesiyle ortaya çıkan bir vesayet düzeni şeklinde karşımıza çıkar.

Bu nedenle demokrasiyi korumak, yalnızca sandık günlerinde oy kullanmaktan ibaret değildir.

Milletin iradesinin sandıktan sandığa değil, devletin bütün kurumlarında sürekli olarak egemen olması gerekir.

Türkiye’nin kaderi, her on veya on beş yılda bir darbelerle, müdahalelerle ve vesayet arayışlarıyla kesintiye uğrayan bir ülke olmak değildir.

Bu makûs talihi değiştirmek mümkündür.

Bunun için geçmişi unutmadan, fakat geçmişin korkularına da teslim olmadan; güçlü devlet ile hukuk devletinin birbirinin alternatifi olmadığını, tam tersine birbirini tamamladığını kabul etmeliyiz.

Devlet milletin devleti olmalıdır.

Millet, kendi devletine güvenebilmelidir.

Devletin gücü hukukla sınırlandırılmalı; milletin iradesi demokrasiyle güvence altına alınmalıdır.

Hiçbir devlet görevlisi, hiçbir kurum, hiçbir siyasi yapı ve hiçbir gizli organizasyon kendisini millet iradesinin ve hukukun üzerinde görmemelidir.

12 Eylül’ün 46. yılında artık yalnızca “bir daha olmasın” demek yerine, “bir daha olamayacak bir Türkiye” inşa etmek zorundayız.

Çünkü darbelerle mücadele, geçmişe yönelik bir hesaplaşmadan ibaret değildir.

Asıl mücadele, geleceğin Türkiye’sinde darbeye, vesayete, provokasyona ve hukuksuzluğa ihtiyaç bırakmayacak kadar güçlü bir demokrasi ve hukuk düzeni kurabilmektir.

Bu düşüncelerle, 12 Eylül başta olmak üzere ülkemizin demokrasi mücadelesinde hayatını kaybeden bütün kardeşlerimizi rahmetle yâd ediyor; mağdurların acılarını ve hatıralarını saygıyla selamlıyorum.

**Ruhları şad olsun.

Bir daha bu ülkenin çocukları, başkalarının karanlık hesapları uğruna birbirine düşman edilmesin.

Bir daha milletin iradesi, hiçbir vesayet odağının gölgesinde kalmasın.

Ve bir daha Türkiye, demokrasisini korumak için darbeleri hatırlamak zorunda kalmasın.

*

ASTEM/Haşim YANAR/12.09.2026

Reklam

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?