
“Bir bebeğin boğulmakta olduğunu görürseniz suya atlayıp onu kurtarırsınız. İkinci ve üçüncü bebek için de aynısını yaparsınız. Sonunda boğulan bebekleri kurtarmakla o kadar meşgul hale gelirsiniz ki, kafanızı kaldırıp bebekleri nehre atan biri olduğunu göremezsiniz.”
- Wayne Ellwood
15 Nisan sabahı Kahramanmaraş’ta, Ayser Çalık Ortaokulu’nda hepimiz o nehrin kıyısındaydık. Suya düşen fidanları kurtarmak için feryat ettik, canımız yandı, yas tuttuk. Ancak artık kafamızı kaldırmanın, o çocukları hırçın sulara fırlatan gizli ellerle yüzleşmenin vakti geldi. Çünkü biz aşağıda yaraları sarmaya çalışırken, nehrin yukarısında birileri -veya bir şeyler- geleceğimizi karanlığa itmeye devam ediyor.
Peki, kim bu “bebekleri nehre atan”? Bu sorunun cevabı ne sadece bir asayiş dosyasında ne de bir güvenlik zafiyetinde saklı. Çocuklarımızı nehrin soğuk sularına bırakan; ekran bağımlılığı, aile içi iletişimsizlik ve her geçen gün derinleşen gerçeklikten kopuş sarmalıdır.
Bugün Türkiye, günlük 10 saate varan ekran süresiyle bir “dijital uyuşma” hali yaşıyor. CS, GTA, PUBG gibi şiddet eksenli yapımlar, birer eğlence aracı olmaktan çıkıp çocukların zihninde dünyayı “yok edilmesi gereken bir yer” olarak kodluyor. Binlerce saatini bu sanal evrenlerde “öldürerek” geçiren bir çocuk, nehrin yukarısındaki o meçhul el tarafından gerçeklikten koparılıyor. Yan odasındaki babasıyla iki kelam edemeyen, annesinin bakışındaki anlamı okuyamayan bir nesil; sanal dünyanın sahte parıltıları arasında, vicdan ve empati limanlarından uzaklaşıyor.
Benim çocuğum 12 saat ekran başında ne yapıyor? Sosyal medyada koyduğu profil resmi kimdir? Rol modeli kimdir? Bu soruladı her ebeveyn önce kendine sorabilir.
Eskiden sokaklarda, mahalle aralarında birbirine benzeyen çocuklar; şimdi algoritmalara mahkûm, dijital birer yalnızlık abidesine dönüşmüş durumda. Sosyal medyada beğeni almak yada tıkanmak hayatın önüne geçmiş denebilir.
Aile içindeki o derin sessizlik, aslında fırtınanın habercisidir. Bizler evlerimizde “huzur var” sanırken, çocuklarımız o sessiz koridorlarda dijital nehirlerin akıntısına kapılıyor. Ayser Çalık Ortaokulu’ndaki o trajik tetik, aslında bu uzun süreli birikimin, o sessiz nehirde sürüklenişin son durağıydı. Denebilir.
Kafamızı kaldırmak zorundayız. Güvenlik kameralarını artırmak, okul kapılarına kilit vurmak sadece nehrin aşağısında verilen bir mücadeledir. Asıl mesele; o çocukları daha nehre düşmeden, ekranların soğukluğundan koparıp hayatın sıcaklığına, aile sofrasının samimiyetine ve sokağın gerçekliğine döndürebilmektir.
Bugün çocuklarımızı sürükleyen o hırçın nehrin adı; ekran bağımlılığı ve kopan aile bağlarıdır. Bahçıvanın ilgisiz kaldığı gül misali, çocuklarımız yanı başımızda susuzluktan boyun büküyor. Mevlânâ’nın dediği gibi, ‘Gülün susuzluktan ölmesi, bahçıvanın hatasıdır.’ Bizler, Hz. Muhammed’in (sav) ‘Hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz’ uyarısını unutup, evladımızı bir tabletin soğuk ışığına emanet ettiğimizde aslında onları o nehre kendi ellerimizle bırakıyoruz.
Eğer bizler bugün nehrin yukarısına bakmaz, o çocukları suya atan “iletişimsizlik canavarı” ile hesaplaşmazsak; yarın kurtaracak bir bebeğimiz kalmayabilir.
Zira sular yükseliyor ve gerçek hayatın “yeniden başla” düğmesi yok.
*
Murat Çolak




